Başarı Abidesi: Helen Keller

Bir buçuk yıla yakın süren şu pandemi döneminde hepimiz daraldık, yorulduk, belki de bıktık. Ama en önemlisi, bence birçoğumuz bu süreyi verimli geçirememekten, kayıp giden bunca ayda bir şeyler başaramamış vaziyette etrafta dolanmaktan şikayetçi. Ben de bugünkü yazımla sizlere naçizane biraz umut vermeyi amaçlıyorum. Evet, biliyorum, olmuşla ölmüşe çare yok ve yine biliyorum ki saatlerimiz, günlerimiz mâzi “olmuş” ama şükürler olsun daha “ölmüş” değiliz. İşte önünüzdeki satırlar bunun uğruna yazılmış: Hâlâ elimizde var olan vakti hatırlatmak, her birimizin kendi çapımızda imkânının olduğunu anımsatmak ve “muvaffak” hissetmemizin aslında ne denli basit, daha doğrusu kolay olduğunu anlatabilmek adına. Tüm saydıklarımı gerçekleştirirken özel bir hanımefendinin hayat hikâyesi bana eşlik edecek: Helen Keller

Doğumu ve Bebeklik Yılları

Takvimler 1880 yılının Haziran ayında etrafı kolaçan ediyordu, Tuscumbia kentinde doğan son derece sağlıklı ufak bir kız çocuğunun başına kimse bir felaket gelsin istemiyordu. 27 gün de art arda dizilmiş, gözcülüğünü ellerinden geldiğince yapıyordu. On dokuz aylık oluncaya dek bebek için edilen dualar yahut güzel dilekler işe yaramıştı, ciddi bir sağlık sorunu yaşamadı Helen. İki yaşını doldurmasına yalnızca birkaç ay kalmıştı ki gayet yüksek derecelerde seyreden ateşli bir hastalık yavrucağı pençeleri arasına aldı. Tedavi olmuştu olmasına ama yaşamsal tehlikeyi atlattığında henüz hayatla yeni yeni bağ kurmaya başlamış bu kızın yaşamı tümüyle değişmişti. Çünkü hastalık kendisinden görme ve işitme duyularını çalmıştı, konuşma yetisi de dolaylı olarak tüm yaşananlardan nasibini aldı. Şimdi Helen ortada üç melekesini kaybetmiş hâlde duruyordu.

Helen Keller’ın İmzası

Çocukluk Zamanları

Öyle bir ortam düşünün ki çevrenizdeki birçok kişi sizin zihinsel yeteneğinizi geçirdiğiniz hastalık yüzünden kaybettiğinize inansın ve yörenizde ailenizden başka kimse kalmasın. Daha küçük bir çocuk olan Helen işte aynen böyle bir vaziyetteydi. Ama o öyle bir mizaçtaydı ki yirmi birinci yüzyılda bile rahatlıkla “kara baht” diye nitelendirilebilecek kaderine rağmen pes etmiyordu.

Kendisi diğer duyularını kullanarak çevresini keşfetmeye başladı. Tüm enerjisini bu uğurda kullanmaya niyetliydi sanki. Annesi nereye giderse onu eteğinden tutarak takip ediyor ve yaptıklarını taklit etmeye çalışıyordu. Her şeye dokunmak, her şeyi koklamak istiyordu. Karşılaştığı bütün insanların ellerini, yüzünü, elbisesini inceleyerek onları tanımaya çalıştı. Çoğunlukla başkalarının hareketlerini taklit ederek zaman içerisinde inek sağmak, hamur yoğurmak gibi bazı işleri yapmayı öğrendi. Başkaca yetenekleri de mevcuttu pek tabii, mesela bahçedeki bitkilerin ve toprağın farklı kokularından yararlanarak kendisinin o anda nerede bulunduğunu tespit edebiliyordu. Ayrıca yedi yaşına değin ailesiyle anlaşabilmek adına kendi kendine 60’dan fazla işaret geliştirdi.

Ancak Helen, henüz beş yaşındayken yanlış giden bir şeyler olduğunu fark etti. Ailesinin kendisiyle iletişim kurmak için işaretler kullanmak yerine ağızlarıyla konuştuklarını anladı. Bazen insanların dudaklarına dokunarak onların konuşmasına öykündü. Fakat ilk başlarda anlamlı hiçbir ses çıkaramadı. Diğerleri gibi konuşabilmeyi çok istiyor, bunu başaramamanın sıkıntısını yaşıyordu.  Bünyesindeki stres, onu zaman zaman hırçınlaşan bir çocuk haline getirdi. Sağı solu tekmeliyor, hatta ısırıyordu. İstediği bir şeyi elde edemediği veya derdini anlatamadığı anlarda sinir krizleri geçiriyordu. Büyüdükçe bu hırçınlıklar daha da artmaya başladı.

Çok huysuz ve bakımı zor bir çocuk haline gelen Helen’in ailesi hayli müşkül duruma düşmüştü. Helen’ın bilinçli bir eğitime ihtiyacı vardı ve böyle bir eğitimi verebilmek için ebeveynleri maalesef yeterli değildi. İşte bu noktada yapılan araştırmalar, gidilen doktorlar, alınan tavsiyeler meyvesini verdi. Anne ve baba o zamanlar daha yirmi yaşında olan öğretmen Anne Mansfield Sullivan ile bağlantı kurdu. Genç kadın çok az görme yeteneğine sahipti ve Perkins Körler Okulundan mezundu. Okul müdürü tarafından Helen’in yetiştirilmesi için görevlendirilmişti.

Şu eşsiz tarih Helen adına tam bir dönüm noktasıydı: 3 Mart 1887. Düşünsenize, yedi yaşınıza girmenize çok az bir vakit kalmış, artık dünyaya daha rahat açılmak istiyorsunuz ve fırsat ayağınıza geliyor! Yanlış duymadınız, andığımız bu tarihte genç eğitmen Sullivan, tüm maharetlerini hâlâ çocuk olan Keller üzerinde göstermek için Tuscumbia kentine, onların yanına vardı. Bu saatten sonra Helen barındırdığınız tüm ukdeleri gerçekleştirebilecekti ama kendisi henüz bunun bilincinde değildi.

Önce asabi hareketler kontrol altına alındı, küçük kızın sakinleşmesi sağlandı. Ardından ailenin çocuğa karşı aşırı tutucu daha doğrusu korumacı tavrından uzak durabilmek amacıyla Helen’la ayrı bir eve çıkıldı. Peşi sıra genç öğretmen görme engelliler için geliştirilen işaret dilini öğrendi. Keller’ı yetiştirirken bundan faydalanmayı düşünüyordu, öyle de oldu. Mezun olduğu okuldan görme ve işitme engelli bireylerin eğitimi hakkında edindiği bilgileri hatırladı, deneyimlerinden destek aldı. İlk adımda parmaklarıyla Helen Keller’ın elinin içine çeşitli işaretler yaparak anlaşmaya çalıştı.

Sullivan öğretmenin kullandığı birinci nesne görme engelliler okulundaki öğrencilerinin Helen’a götürmesi için yaptıkları oyuncak bebekti. Elleri ile küçük kızın avuçlarına “bebek” sözcüğünü “b-e-b-e-k” şeklinde yazdı. Onun nesneler ve harfler arasında bağlantı kurmasını istiyordu. Keller, harfleri doğru olarak yapmasını çok hızlı öğrendi ancak henüz bir sözcüğü hecelediğini yahut böyle bir sözcüğün oluğunu bilmiyordu.

Tabiri caizse “aydınlanma” yaşadığı an, bunca zamandır kahrını çeken, yaşantısına sonradan dahil olsa bile varlığına fazlaca bağlandığı, hayatının baharındaki öğretmeniyle bahçedeki tulumbanın yanında oldukları andı. Anne tulumbadan suyu çekerken Helen’ın elini akan suyun altına tuttu. Soğuk su küçük kızın bir eline akarken öğretmen diğer eline “su” sözcüğünü önce yavaş yavaş, sonra hızlıca heceledi. Tam da bu sırada Helen’ın kalbi yerinden fırlarcasına çarpmaya başladı. O heyecanla kendine hâkim olamıyordu.

Gayet sağlıklı şekilde geçirdiği ilk on dokuz ayından zihninde yer edinmiş tek sözcük olan “su”, öğretmenin vermek istediği mesajı yerine iletmeyi başarmıştı. Bu tek kelimeden yola çıkarak dokunduğu nesnelerle harfler arasında bir ilişki olduğunu, her nesnenin kelimelerle ifade edildiğini anladı. Ve o anı takip eden birkaç saat içerisinde Helen, otuz yeni sözcük öğrendi.

Anne Sullivan tabii ki bununla yetinmedi ve Helen Keller’a Braille alfabesini öğretti. Küçük kız yine kısa sürede görme engelliler için hazırlanmış yazıları okuyup yazmayı kavradı. Öğretmen Anne ve o artık ayrılmaz bir ikili olmuşlardı. Eğitimi ilerlettiler ve genç kadın bu sefer de Keller’a parmak uçlarını konuşan bir insanın dudağına dokundurarak titreşimlerden o insanın ne söylediğini anlama yeteneğini kazandırdı. Böyle bir beceriye aynı durumdaki çok az sayıda kişi sahipti. Son olarak on yaşına geldiğinde artık yerinde duramayan bu kız konuşmayı öğrenmeye karar verdi. 1890 yılında konuşma dersleri almaya başladı ancak çok çabalaması, farklı kişilerle birlikte farklı teknikler deneyerek çalışmasına rağmen konuşması, öğretmeni ve birkaç yakınının anlayabileceği sesler çıkarmak seviyesine gelebildi.

Evet pek saygıdeğer okuyucular, yaşamının yalnızca ilk on senesini bile bu denli uzun bir şekilde anlatabildiğimiz ve kesinlikle “Başarı Abidesi” olarak anılmayı hak eden Helen Keller hanımefendinin geriye kalan yıllarına bir sonraki yazımda değinmeyi düşünüyorum. Ve ben, her birimizin hayatında öyle böyle geçip giden, “aklımızın henüz bir şeylere ermediği” olarak bakılan, bu sebeple çevremiz tarafından dahi kale alınmadığımız dile kolay on senede; önünde duvar gibi dikilmiş tüm zorluklara, hayata yine bizim bakış açımızla 1-0, hatta bırakın 1-0’ı, 3-0 yenik başlamış olmasına göğüs gererek karşılık vermiş bir çocuğun öğrendiklerinden daha fazlasını öğrenebileceğimiz kanaatindeyim.

Helen Keller’ın hayat hikâyesi sizlerin ortamına bir nebze olsa da ışık tutabildi mi? Bunca paragrafı okuduktan sonra içinizde bir yerlerde bir kıpırdanma oldu mu? Çalışmaya, çabalamaya devam edecek misiniz? Velhasılıkelam “Hâlâ umut var” diyebiliyor musunuz? Yorumlarda fikirlerinizi benimle paylaşırsanız çok memnun olurum!

Kaynakça

YORUMLAR

  1. Gerçekten hayata bakışımı değiştiren bir yazı olmuş çok tebrik ediyorum

Sizin Düşünceleriniz